Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web

ADAM VE KÖPEĞİ
Adam ve hayattaki tek arkadaşı olan köpeği bir kazada birlikte ölmüşlerdi..
Gökyüzüne çıktıktan sonra bembeyaz bulutların arasında dolaşmaya başladılar.
Adam çok susamıştı...
Biraz su bulabilmek ümidiyle yürümeye devam ederken, birden kendilerini muhteşem bir manzaranın karşısında buldular..
Rengarenk çiçeklerle süslü bir bahçe, altından yapılmış bir bahçe kapısı,
ve onları karşılayan beyazlar içinde bir kadın..
Adam köpeğiyle birlikte kadına yaklaştı ve sordu:
"Affedersiniz..Burası neresi?"
Kadın ona gülümsedi:"Burası Cennet, efendim"
Adam bunun üzerine sevinçle Harika...!!!" dedi.
"Peki bana biraz su verebilir misiniz?
Gerçekten çok susadım"....
Kadın cevap verdi:
"Tabi efendim, içeri girin... içeride dilediğiniz kadar su bulabilirsiniz..
böylece adam köpeğine döndü, "Hadi oğlum içeri giriyoruz" diyerek kapıya yürüdü..
ama kadın onu birden durdurdu:
"Üzgünüm efendim, köpeğiniz sizinle gelemez.. hayvanları içeri almıyoruz..."

Bunun üzerine adam bir an durdu, düşündü ve geri dönüp köpeğiyle birlikte geldikleri yolun tam ters yönünde yürümeye koyuldular....
Bir süre geçtikten sonra kendilerini bu kez tozlu çamurlu bir yolda buldular,
ve yolun sonunda karşılarına çiftlik girişini andıran bir kapıyla
yırtık pırtık elbiseli bir dede çıktı...

Adam sordu:
"Affedersiniz.... bana biraz su verebilir misiniz??"
Dede "içeri gel" dedi.. "kapıdan girdikten sonra sağ tarafta bir çeşme var..."
Adam sordu:
"Peki arkadaşım da benimle gelip oradan içebilir mi?"
Dede " Tabii..." dedi..
"çeşmenin yanında köpeğinin de su içebileceği
bir kase bulacaksın..."

Bunun üzerine adam kapıdan girdi...
biraz yürüdükten sonra sağ tarafta çeşmeyi buldu..

Adam çeşmeden köpek de oracıktaki kaseden doya doya içerek susuzluklarını giderdiler....
Derken adam geri giderek girişte bekleyen
dedeye sordu:
"Su için çok teşekkür ederim... Peki burası neresi..?"

Dede "Burası cennet" dedi.
Bunu duyan adam şaşırdı
"Ama nasıl olur..? az önce burası gibi kırık dökük olmayan muhteşem bir yere gittik ve orasının da Cennet olduğunu söylediler..."
Dede “şu rengarenk çiçeklerle süslü altın kapılı yer mi?" dedi... " ama orası Cehennem.."

Adam iyice şaşırmıştı "Peki ama orası sizin adınızı kullanarak insanları kandırıyor diye hiç kızmıyor musunuz..??"
Dede gülümsedi: "Kızmıyoruz... çünkü onlar kendi çıkarı için en iyi arkadaşını yarı yolda bırakanları Cennet'ten uzak tutuyorlar...."


BERBER VE ALLAH
Adamın
biri her zaman yaptığı gibi saç ve sakal tıraşı olmak için berbere gitti.
Onunla ilgilenen berberle güzel bir sohbete başladılar.
Değişik konular üzerinde konuştular.
Birden Allah ile ilgili konu açıldı.
Berber :
-"Bak adamım,ben senin söylediğin gibi Allah'ın varlığına inanmıyorum."
Adam :
-"Peki neden böyle diyorsun?"
Berber :
-"Bunu açıklamak çok kolay.Bunu görmek için dışarıya çıkmalısın.
Lütfen bana söyler misin,eğer Allah var olsaydı,bu kadar çok sorunlu, sıkıntılı, hasta insan olur muydu,
terk edilmiş çocuklar olur muydu?Allah olsaydı,kimse acı çektirmez,birbirini üzmezdi.
Allah olsaydı,bunların olmasına izin vereceğini sanmıyorum."
Adam bir an durdu ve düşündü,ama gereksiz bir tartışmaya girmek istemediği için cevap vermedi.
Berber işini bitirdikten sonra adam dışarıya çıktı.
Tam o anda caddede uzun saçlı ve sakallı bir adam gördü.
Adam bu kadar dağınık göründüğüne göre belli ki tıraş olmayalı uzun süre geçmişti.
Adam berberin dükkanına geri döndü.
Adam :
-"Biliyor musun ne var,bence berber diye bir şey yok."
Berber :
-"Bu nasıl olabilir ki?Ben buradayım ve bir berberim."
Adam :
-"Hayır,yok.Çünkü olsaydı,caddede yürüyen uzun saçlı ve sakallı adamlar olmazdı."
Berber :
-"Hımmm... Berber diye bir şey var ama o insanlar bana gelmiyorsa,ben ne yapabilirim ki?"
Adam :
-"Kesinlikle doğru!Püf noktası bu!Allah var ve insanlar ona gitmiyorsa bu gitmeyenlerin tercihi.
İşte dünyada bu kadar çok acı ve keder olmasının nedeni."

DERVİŞ KAŞIKLARI
Bir gün sormuşlar ermişlerden birine:
-Sevginin sadece sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark vardır?
Bakın göstereyim demiş, ermiş.Önce sevgiyi dilden gönüllendirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış.
Hepsi oturmuşlar yerlerine.Derken tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş ve arkasındanda "derviş kaşıkları" denilen bir metre boyunda kaşıklar.
Ermiş :
-"Bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz" diye bir de şart koymuş.
-" Peki demişler" ve içmeye teşebbüs etmişler.
Fakat o da ne?Kaşıklar uzun geldiğinden bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlar ağızlarına.
En sonunda bakmışlar beceremiyorlar,öylece aç kalkmışlar sofradan.
Bunun üzerine :
-"Şimdi" demiş ermiş,"sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım yemeğe".
Yüzleri aydınlık,gözleri sevgi ile gülümseyen ışıklı insanlar gelmiş oturmuş sofraya bu defa.
-"Buyrun" deyince,her biri uzun boylu kaşığını çorbaya daldırıp,sonra karşısındaki kardeşine uzatarak içirmiş.
Böylece her biri diğerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar sofradan.
İşte demiş ermiş,
-"Kim ki gerçek sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse,o aç kalacaktır
ve kim kardeşini düşünür de doyurursa o da kardeşi tarafından doyurulacaktır şüphesiz ve şunu da unutmayın
Gerçek pazarında alan değil,veren kazançtadır daima."

HAKKARİ PLAKALI KAMYON
Bir acelesi olduğunu, onu görür görmez anlamıştım.
Sağanak hâlinde yağan yağmura aldırış bile etmiyor ve bükülmüş beline rağmen sağa sola koşuşuyordu.
Yanına sokularak:
-Hayrola teyzeciğim, dedim. Bir derdiniz mi var?
Sıcak bir tebessümle:
-Buraların yabancısıyım evlâdım, dedi. Hastane tarafına gidecek bir araba arıyorum.
-Biraz beklerseniz aynı dolmuşa binebiliriz,dedim.Oraya geldiğimizde size haber veririm.
Teşekkür ederek yanıma yaklaştı ve küçük bir çocuk gibi şemsiyemin altına girdi.
Nurlu yüzü yağmur damlacıklarıyla ıslanmış ve yanakları pembe pembe olmuştu.
-Torunlarımdan biri menenjit geçirdi,diye devam etti.
-Ziyaret saati bitmeden dolaşmak istemiştim.
Saatime baktıktan sonra:
-20 dakikanız var,dedim.
-Hastane yakın ama,bu havada pek araba bulunmuyor.
Durağa herkesten önce geldiğimiz için dolmuşa da rahatça bineceğimizi zannediyordum.
Ancak araba yanaştığında, arkamızda duran 4-5 kişinin bir anda hücum ettiğini gördüm.
İçeriye doluşan ve arkadaş oldukları anlaşılan adamlara :
-İlk önce biz gelmiştik,dedim.Sırayı bozmaya hakkınız var mı?
Ön koltukta oturanı:
-Hak istiyorsan Hakkâri'ye gideceksin arkadaşım,dedi.
-Hem oradaki haklardan K.D.V. de alınmıyormuş.
Bu lâf üzerine attıkları kahkahalarla bindikleri araba sarsılmış ve sinirlerim allak bullak olmuştu.
Sakinleşmeye çalışarak:
-Ben biraz daha bekleyebilirim,dedim.
Ama şu ihtiyar teyzenin hastaneye yetişmesi gerekiyor.
Bu defa şoför lâfa karışıp :
-Teyzenin arabaya falan ihtiyacı yok be kardeşim,dedi.
-Okuyup üfledi mi hastaneye uçuverir.
Tekrar kopan kahkahalarla birlikte araba uzaklaşıp gitti.
Yaşlı kadına baktım,tevekkülle susuyordu.
5-10 dakika sonra gelen bir başka dolmuşa onunla beraber bindim ve şoföre,teyzeyi hastanede indirmesini söyledim.
Yaşlı kadın, yapacağı ziyaretten ümitsiz görünmesine rağmen şikâyet etmiyordu.
Üstelik trafik de yarı yolda tıkanıp kalmıştı.
Şoför:
-Yolun bu durumu hayra alâmet değil,dedi.
-Sebebini anlasam iyi olacak.
Arabayı çalışır vaziyette bırakıp ileriye doğru yürüdü ve biraz sonra döndüğünde:
-Kısmete bak yahu, dedi. Bizden önce kalkan dolmuşa kamyon çarpmış.
Heyecanla:
-Bir şey olmuş mu,diye atıldım.Yani yaralı falan var mı?
-Herhalde,diye cevap verdi.Dolmuşta bulunanları,teyzenin gideceği hastaneye kaldırmışlar.
Göz ucuyla yaşlı kadına baktım.Solgun dudaklarıyla bir şeyler mırıldanıyor ve sanki onlar için dua ediyordu.
Şoför, koltuğuna yavaşça otururken:
-Kısmet işte, diye tekrarlayıp duruyordu. Sen kalk koca bir kamyonla çarpış.
-Hem de Türkiye'nin öbür ucundan gelen Hakkari plâkalı bir kamyonla.

DÜNYAYI DÜZELTMEK
Adam, bir haftanın yorgunluğundan sonra pazar sabahı kalktığında bütün
haftanın yorgunluğunu çıkarmak için eline gazetesini aldı ve bütün gün
miskinlik yapıp evde oturacağını düşündü.Tam bunları düşünürken oğlu
koşarak geldi ve sinemaya ne zaman gideceklerini sordu. Baba oğluna söz
vermişti bu hafta sonu sinemaya götürecekti ama hiç dışarıya çıkmak
istemediğinden bir bahane uydurması gerekiyordu sonra gazetenin
promosyon olarak dağıttığı dünya haritası gözüne ilişti. Önce dünya haritasını
küçük parçalara ayırdı ve oğluna eğer bu haritayı düzeltebilirsen seni
sinemaya götüreceğim dedi sonra düşündü;
"oh be kurtuldum, en iyi coğrafya profesörünü bile getirsen bu haritayı aksama kadar düzeltemez."
Aradan on dakika geçtikten sonra oğlu babasının yanına koşarak geldi ve
-"Baba haritayı düzelttim, artık sinemaya gidebiliriz" dedi.
Adam önce inanamadı ve görmek istedi.
Gördüğünde de halen hayretler içindeydi ve bunu nasıl yaptığını sordu.
 Çocuk :
-"Bana verdiğin haritanın arkasında bir insan vardı.İnsanı düzelttiğim zaman dünya kendiliğinden düzelmişti" dedi.

KÖR KUYU VE EŞEK
Günlerden bir gün, köylerden birinde, adamın birinin eşeği, kuyunun birine düşmüş.
Niye düşer, nasıl düşer sormayın. Eşek bu. Düşmüş işte.
Belki kör bir kuyuydu,ağzı tahtayla kapatılmıştı belki, üzerine de toprak dökülmüştü.
Zamanla tahta çürüdü, zayıfladı, toprakta biten otları yemek isteyen eşeğin ağırlığını çekemedi ve güm.
Hayvancık saatlerce acı içinde kıvrandı, bağırdı kendi dilinde.
Ayıptır söylemesi,anırdı yani.Sesini duyan sahibi gelip baktı ki vaziyet kötü.
Zavallı eşeği kuyunun dibinde melul mahzun bakınıyor.
Üstelik yaralanmış.Karşılaştığı bu durumda kendini eşeği kadar zavallı hisseden adamcağız köylüleri yardıma çağırdı.
Ne yapsak,ne etsek,nasıl çıkarsak soruları havada kaldı.
Sonunda karar verildi ki kurtarmak için çalışmaya değmez.
Tek çare,kuyuyu toprakla örtmek.
Ellerine aldıkları küreklerle etraftan kuyunun içine toprak attılar.
Zavallı hayvan,üzerine gelen toprakları,her seferinde silkinerek dibe döktü.
Ayaklarının altına aldığı toprak sayesinde her an biraz daha yükseldi .
Ve sonunda yukarıya kadar çıkmış oldu.Köylüler ağzı açık bakakaldı.

Hayat, bazen bizim de üzerimize abanır.Ne bazeni, çoğu zaman.
Toz toprakla örtmeye çalışanlar çok olur.
Bunlarla baş etmenin tek yolu,yakınıp sızlanmak değil,düşünüp silkinmek ve kurtulmak,aydınlığa adım atmaktır.
Kör kuyuda olsak bile...

YAVRU KARTAL
Bir zamanlar,büyük bir dağda kartallar yuva yaparlarmış.Bir kartal'da 4 tane yumurtası ile bu dağda yaşıyormuş.
Bir gün bir deprem olmuş.Ve yumurtalardan bir tanesi dağdan yuvarlana yuvarlana,vadide yer alan bir çiftliğe kadar düşmüş.
Bu çiftlik bir tavuk çiftliğiymiş.Çiftlikteki tavuklar,bu değişik ve normalden büyük yumurtayı sahiplenmeye karar vermişler.
Yaşlı bir tavuk bu yumurtayı ve içinden çıkacak yavruyu,koruması altına almış.
Bir gün,küçük kartal doğmuş.Çevresinde tavukları görmüş ve kendini bir tavuk zannetmiş.
Bütün tavuklar da ona bir tavuk gibi davranmışlar.
Ailesini de çok seviyormuş.İçinden,bazen,ben kimim? sorusu geçiyormuş.
Ama o bir tavukmuş.Bunu böyle bilmeliymiş.
Bir gün çiftlikte oyun oynarlarken,yukarı baktığında bir grup kartal'ın özgürce uçtuklarını görmüş.
"Aman Allahım,ne kadar güzel uçuyorlar.Bende onlar gibi uçmayı çok isterdim" demiş.
Tavuklar,bu düşünceye hep birlikte gülmüşler.
"Sen bir tavuksun ve tavuklar uçamazlar" demişler.
Küçük kartal,artık daha sık gökyüzüne bakıyor ve uçan kartallar gibi uçmak,özgür olmak istiyormuş.
Ne zaman bu düşüncesinden arkadaşlarına,ailesine bahsetse,hep şu cevabı alıyormuş.
"Sen bir tavuksun.Bırak bu hayalleri."
Zamanla,küçük kartal da bu düşünceyi kabul etmiş.Hayal kurmaktan vazgeçmiş ve hayatını bir tavuk olarak yaşamaya karar vermiş.
Hayatının sonu geldiğinde de bir tavuk olarak ölmüş.

Mesaj : Ne olduğunu düşünürsen,o olursun.Eğer,hayatınızın herhangi bir zamanında,kartal olma hayalini kurarsanız,hayallerinizi takip edin.
Tavukların sözlerini değil.

RÜZGAR VE GÜNEŞ

Rüzgar,güneş'e der ki :
-Ben senden daha kudretliyim.Bak,şu ihtiyarin ceketini fırtınadan fırlatıvereceğim.
Rüzgar esmeye başlar,fırtınaya dönüşür,ama ihtiyar ceketine daha sıkı sarılır.
Güneş :
-'Beceremedin' der.Ben daha kudretliyim.İhtiyara ceketini şimdi çıkarttıracağım.
Saklandığı bulutun arkasından çıkan güneş,bir gülümsemeyle ortalığı ısıtıverir.
İhtiyar,ceketini çıkarır,neşe içinde yürür.
Güneş,rüzgar'a döner:
-Nezaket ve dostluk sertlikten kuvvetlidir.

OSMANLININ GÜCÜ
19. yüzyılda Almanya'nın Mülhaym şehrindeki Ren nehrinin bir yakasında Almanlar,öbür yakasında da Fransızlar oturuyordu.
Fransızlar,her sene nehrin Almanlardaki kısmına geçip mahsulün tümünü toplayıp götürüyorlardı.
O sıralar,birliğini temin edemeyen güçsüz Almanlar ise buna fazla ses çıkaramıyorlardı tabi.
Her sene böyle olunca çareyi Osmanlı Sultanına durumu yazıp,imdat istemekte bulurlar.
Mektupta söyle denmektedir :
-"Fransızlar her sene bize zulmediyor,mahsulümüzü elimizden alıyorlar.Siz ki,dünyaya adalet dağıtan
bir imparatorluğun sultani,İslamiyet'in de halifesisiniz.Bizi zulümden kurtarın.Asker gönderin.
Ürünlerimizi bu sene olsun toplama imkanı sağlayın."

Çöküş faslına girildiği bir zamana denk gelen yardım isteğini inceleyen padişah asker göndermeyi mümkün ve
gerekli görmez.Yalnızca asker elbisesi göndermeyi kafi bulur ve cevabı bir mektupla beraber içi askeri
elbise dolu üç çuval yollanır.Şaşkına dönen Almanlar,çuvalı alıp mektubu okurlar :
-"Fransızlar korkak ademlerdir.Onlara yeniçeri göndermemize gerek yoktur.Yeniçerimizin kıyafetini görmeleri kafidir.
Çuval içindeki Osmanlı askerinin elbiselerini adamlarınıza giydirin.Mahsul zamanı,nehrin görülecek yerlerinde dolaştırın.
Karşıdan gören Fransızlar için bu kâfidir."

Bağ bahçe sahipleri hemen Osmanlı askerinin kıyafetini kapışırlar.
Hasat vakti büyük bir heyecanla yeniçeri kıyafetinde,nehir kıyısında dolaşmaya başlarlar.
Ertesi gün,karşıdan gelen haber,Almanların sevinç çığlıkları atmalarına sebep olur :
Osmanlılardan imdat geldiğini düşünen Fransızlar,korkudan köylerini de terk ederek iç kısımlara doğru kaçarlar.
Mahsulünüzü rahatça toplayabilirsiniz.Zulüm sona ermiştir." diye her yere haber gönderilir.
Bu olay,Mülhaym'lilerin gönüllerinde taht kurmuştur.Giydikleri yeniçeri kıyafetlerini,daha sonra
Mülhaym'a bağlı Karlsruhe müzesine koyup ziyarete açarlar.Şehrin en yüksek binasına da Osmanlı bayrağı asarlar.
Ayrıca,halen olayın yıldönümünde de şehirde bir karnaval düzenleyip,hadiseyi temsilen kutlarlar.


BÜTÜN SERVETİNİ BİR RESME VEREN ÇOCUK
Bir gün Avrupa'nın ünlü sanat merkezi kentlerinden birinde gezen çocuğun biri bir vitrinde çok hoş bir tablo görür.
Tablo bedeli oldukça pahalıdır.
Çocuk bu tabloyu bir sonraki sene abisinin doğum gününe almayı ister ve bir iş bulup kıt kanaat geçinerek biriktirdiği tüm para ile mağazaya gider.
Şanslıdır tablo hala satılmamıştır.İçeri girer ve tabloyu bir süre yakından izledikten sonra resmi yapan sanatçıyı bulur ve
-"Abimin doğum günü için bu resmi satın almak istiyorum,tüm paramda bu kadar" der.
Ressam bir süre düşündükten sonra resmi paketler ve satar.
Çocuk paketini alır ve teşekkür ederek çıkar.Mağazada adamın arkadaşları da vardır ve şaşkın şaşkın sorarlar :
-"Sen ne yaptın o resmin değeri milyonlar ederdi.Neden bu kadar cüzi bir rakama sattın?"
Adam cevap verir :
-"Evet ben bu resme milyonlarını verecek bir sürü insan bulabilirdim,ancak tüm servetini bu resme verecek kaç kişi bulabilirdim?"

BUNDA DA BİR HAYIR VAR
Bir zamanlar Afrika'daki bir ülkede hüküm süren bir kral vardı.
Kral, daha çocukluğundan itibaren arkadaş olduğu, birlikte büyüdüğü bir dostunu hiç yanından ayırmazdı.
Nereye gitse onu da beraberinde götürürdü.
Kralın bu arkadaşının ise değişik bir huyu vardı.
İster kendi başına gelsin ister başkasının,ister iyi olsun ister kötü,her olay karşısında hep aynı şeyi söylerdi :
-"Bunda da bir hayır var"
Bir gün kralla arkadaşı birlikte ava çıktılar.
Kralın arkadaşı tüfekleri dolduruyor,krala veriyor,kral da ateş ediyordu.
Arkadaşı muhtemelen tüfeklerden birini doldururken bir yanlışlık yaptı ve
kral ateş ederken tüfeği geriye doğru patladı ve kralın baş parmağı koptu.
Durumu gören arkadaşı her zamanki sözünü söyledi :
-"Bunda da bir hayır var"
Kral acı ve öfkeyle bağırdı :
-"Bunda hayır filan yok.Görmüyor musun, parmağım koptu"
Ve sonra da kızgınlığı geçmediği için arkadaşını zindana attırdı.
Bir yıl kadar sonra,kral insan yiyen kabilelerin yaşadığı ve aslında uzak durması gereken bir bölgede bir kaç adamıyla birlikte avlanıyordu.
Yamyamlar onları ele geçirdiler ve köylerine götürdüler.
Ellerini, ayaklarını bağladılar ve koyun meydanına odun yığdılar.
Sonra da odunların ortasına diktikleri direklere bağladılar.
Tam odunları tutuşturmaya geliyorlardı ki, kralın baş parmağının olmadığını fark ettiler.
Bu kabile, batıl inançları nedeniyle uzuvlarından biri eksik olan insanları yemiyordu.
Böyle bir insanı yedikleri takdirde başlarına kötü olaylar geleceğine inanıyorlardı.
Bu korkuyla,kralı çözdüler ve salıverdiler.Diğer adamları ise pişirip yediler.
Sarayına döndüğünde,kurtuluşunun kopuk parmağı sayesinde gerçekleştiğini anlayan kral,
onca yıllık arkadaşına reva gördüğü muameleden dolayı pişman oldu.
Hemen zindana koştu ve zindandan çıkardığı arkadaşına başından geçenleri bir bir anlattı.
-"Haklıymışsın!" dedi.Parmağımın kopmasında gerçekten de bir hayır varmış.
İşte bu yüzden,seni bu kadar uzun süre zindanda tuttuğum için özür diliyorum.Yaptığım çok haksız ve kötü bir şeydi."
-"Hayır" diye karşılık verdi arkadaşı.
-"Bunda da bir hayır var"
-"Ne diyorsun Allah aşkına" diye hayretle bağırdı kral.
-"Bir arkadaşımı bir yıl boyunca zindanda tutmanın neresinde hayır olabilir."
-"Düşünsene,ben zindanda olmasaydım,seninle birlikte avda olurdum,değil mi?Ve sonrasını düşünsene?

BOĞA
Çiftliğin üç boğası çiftçinin yeni bir boğa satın alacağı dedikodusu yayılınca bu durumu tartışmaya karar verirler.
Çiftliğin en eski boğası söz alır :
-"Çocuklar.Hepiniz biliyorsunuz ben 5 yıldır buradayım.Şu an sahip olduğum 100 tane ineğide boynuzumun
hakkıyla kazandım.O gelecek olan çapulcuya bir tanesini bile koklatmam!"
İkinci boğa söze girer :
-"Tam da benim söyleyeceklerimi ifade ettin.Ben de 3 yıldır buradayım ve sizlerin de onayıyla 50 tane ineğim var.
Yeni gelenle sonuna kadar savaşırım ama bir tane ineğimi dahi ona vermem!"
En gençleri olan üçüncü boğa atılır :
-"Ben geleli henüz bir yıl oldu.Sizler kadar iri ve güçlü olmasam da 10 ineğin sorumluluğu bende ve hepsini bende
tutmaya devam edeceğim!"
Konuşmalarını sürdürürlerken birdenbire 18 tekerlekli devasa bir tır'ın çiftliğin kapısından girdiğini görürler.
Tır'ın kasası şiddetle sarsılırken bir düzine adam içinde bulunan canavarı dışarı çıkartmaya uğraşırlar.
Derken tonlarca ağırlığında,bastığı yeri titreten korkunç bir boğa ortaya çıkar!
Birinci boğa :
-"Ahhhh...düşündüm de belki bu gelen yeni arkadaşa üzülmesin diye bir kaç tane ineğimi ayırabilirim!"
İkinci boğa:
-"Daha önce de söylediğim gibi 50 tane inek bana çok geliyor.20-30 tanesini ona verebilirim belki!"
Üçüncü boğaya baktıklarında şaşkınlığa düşerler.Hayvan,alev gibi kırmızı ve sert bakan gözlerle,
boynuzlarını öne çıkartmış bir ayağı ile hızlı hızlı toprağı eşelerken,solukları yerden toz kaldırmaktadır!
Birinci boğa atılır:
-"Evlat sakin yapma.Eğer ona saldırırsan kesinlikle ölürsün.Bırak bir kaç ineğini alıversin."
Genç boğa cevap verir :
-"İsterse tüm ineklerimi alsın.Ben sadece benim bir boğa olduğumdan emin olmasını istiyorum.

KADINLAR BİLİYOR
Karımı 1998'in sonbaharında kaybettim.Yedi senelik evliliğimizin iki senesini kanser tedavisi için hastanelerde geçirmiştik.
Karım,her evlilik yıldönümümüzde ikimizin fotoğrafını çerçeveler,
-"Bunlar bizim hayatımızın gölgeleri" derdi.
Öldüğünde,yedi tane resmimiz vardı.
97'in bir gecesinde onu aldattım.Oysa ona sürekli onu ne kadar çok sevdiğimi ve sonsuza kadar sadık kalacağımı söylerdim.
Ölmeden iki hafta önce yine aynı şeyi tekrarladım.
Tuhaf bir gülümsemeyle baktı bana ve sadece:
-"Biliyorum" dedi.
İzmir'e kar yağdığı gün, yani bir ay önce,evdeydim.Fotoğraflarımıza bakıyordum yine.
Her çerçevenin altında bir harf olduğunu ilk kez o gün fark ettim.
A.
R.
K.
A.
S.
I.
N.
Gerisi için yılları yetmemişti.Ama sanırım "Arkasına bak" yazmaya filan niyetlenmişti.
Hemen çerçevelerin arkasına baktım.Hiçbir şey yoktu.Sonra bir şey dürttü beni, hepsini teker teker söktüm.
İnanabiliyor musunuz,her birinin arkasından bir mektup çıktı.Geçirdiğimiz her sene için sevgi dolu sözler yazmıştı.
1997'deki resmimizin içinden çıkan zarf ise simsiyahtı.Ve içinden su sözler çıktı :
-"14 Mart 1997.Gözlerin bana başka birine dokunmuş gibi baktı.Söylemene gerek yok,biliyorum."
2002'deyiz.Onu kaybedeli 4,aldatalı 5 yıl oluyor.İçim acıyor şimdi.Çünkü kadınlar biliyor,hissediyor.

BİLAL SAFLIĞI
Birkaç yıl önce, bağlı bulunduğumuz genel müdürlük; dört arkadaşımla birlikte,beni bir ilimizde, memur statüsünde isçi almak
üzere görevlendirmişti. Sözünü ettiğim ilde on personel alacaktık ve bunlar il müdürlüğü bünyesinde görevlendirilecekti.
Biz beş arkadaş birleşerek,sözünü ettiğim ile gittik.Önceden ayrılan bir misafirhaneye indik.
İle gelişimizi kimsenin duymasını istemiyorduk.
Beşimizin de kanaati oydu ki,hak edeni kazandıralım,siyasi ve diğer baskılara boyun eğmeyelim.
Biliyorduk ki,katılım yoğun olacak ve herkes bir referansla bizi rahatsız edecekti,çünkü Türkiye'nin gerçeği buydu.
Bunun için çok dikkatli davranıyorduk.
İle ikindi vakti gittik.İkindi namazını kılmak için tarihi bir cami olup olmadığını sorduk.
Tarihi bir cami olduğunu söylediler.Beş arkadaş,arabamıza atlayarak oraya gittik.
Kimse bizi tanımıyor,zaten cami de şehrin biraz dışında.İkindi namazı kılınmış,caminin avlusu boş.
Beşimizde şadırvana oturarak abdest almaya başladık.
Ayakkabılarımı çıkarıp çoraplarımı da sıyırmaya başlamıştım ki,ayaklarımın önüne bir takunya kondu.
Bu takunyaları önüme kim bıraktı diye başımı kaldırınca,yüzüme tebessümle bakan,yirmi beş yaşlarında bir gençle karşılaştım:
-"Ben buraları bilirim,siz yabancıya benziyorsunuz,namaz kılana hizmet,Allah'ın rızasını kazandırır. Allah kabul etsin!" dedi.
Gencin tebessümü, davranışı bizi çok etkiledi.
Sordum:
-"Sen kimsin?Adın nedir?"
-"Adım bilal.Bu mahallede oturuyorum."
Bir an abdest almayı bırakarak,gençle ilgilenmeye başladım.
-"Ne işle meşgulsün bilal?"
-"Şimdilik isim yok.Ama inşallah yakında işe gireceğim."
-"Nasıl olacak o?" dedim.
Yüzüne huzurun ve mutluluğun tebessümünü kuşanarak :
-"Üç gün sonra ........  müdürlügünde sınavla adam alınacak.Rabbim,oraya girmeyi nasip edecek inşallah" dedi.
Arkadaşlarımda abdest alırlarken,bilal'le aramızda geçen bu diyaloga kulak vermişlerdi.
-"Peki bilal,bu zamanda işe girmek zor,senin torpilin var mı?Referansın kim?İşe nasıl gireceksin?"
Bilal'in o mütevekkil halini hiç unutamıyorum.Hepimizin üzerinde bomba tesiri oluşturacak sözü söyleyiverdi :
-"Benim referansım Allah'tır;ne güzel vekildir O.Dün gece O'na dilekçemi sundum.Hiç yetimin duasını geri çevirir mi O?"
Yâ Rabbi! Ne işe tutulmuştuk.Ağlamamak için kendimi zor tutuyordum.
Gözlerimin buğulandığını ona göstermemeliydim.
-"Bilal, baban yok mu?"
-"Yok,ben üç yaşındayken ölmüş.Anneciğim büyüttü beni."
Temiz bir saflık üzerindeydi.Bütün söylediklerini gönülden söylüyordu.Bu,o kadar meydanda idi ki,kalbi adeta yüzüne vurmuştu.
-"Askerliğini yaptın mı?"
-"Yaptım ya,hem de çavuş olarak."
-"Evli misin bilal?"
Bir anda gözleri yere düştü.Yine o mütevekkil hali bütün yüzünü kaplamıştı.
-"He ya,evli değil de sözlüyüm.İnşallah,işe girer girmez hemen düğünümü yapacağım!"
-"Ama bilal,üç gün sonraki sınav için o kadar kesin konuşuyorsun ki,sanki kazanmış gibisin!"
Gözlerini ufka dikti,daldı,sustu ve biraz sonra:
-"Ben Rabbimi seviyorum,inanıyorum ki O da beni seviyor.Seven sevene yardım etmez mi?"
Ona söyleyecek laf bulamıyordum.
Allah,bizi kocaman kocaman (!) müdürleri,bilal kuluna hizmet etmek için oraya göndermişti adeta.
Kim müdür,kim garibandı?
Bilal dilekçesini büyük makama verince,melekler harekete geçtiler,daireler,müdürler harekete geçtiler ve hep birlikte ona koşmaya
başladılar.Çünkü emir büyük makamdandı.Allah'a malik olan insanin mahrumiyeti söz konusu olabilir miydi?
Sormaya devam ettim:
-"Bari bilal, evlenecek kız bulabildin mi?Bu zamanda hem yetim, hem de işsize kim kız verir ki?"
Başını salladı ve :
-"Doğru" diyerek ekledi.Zor nişanlandım ya. Allah razı olsun, kayınpederim olacak olan insan sözde Müslüman değil,hakiki mümin.
Bu zamanda namazında-niyazında damat nerde bulunur,hem rızkı veren Allah'tır" dedi ve kızını bana verdi.
Rabbim rızkımızı verecek inşallah."
Bilal lise mezunuydu.Üç yüz kişinin katıldığı yazılı sınavı başarıyla geçti.Ve bizler,önümüze sunulan (bakanlık dahil) tüm
referansları bir kenara koyarak,bilal'in referansını en öne koyduk.
Mülakat gününe kadar bizi göremedi.Mülakata girdiğinde karşısında bizi görünce birden şaşırdı,yüzü kızardı ve gözleri yere düştü.
Sessizliği bozdum:
-"Bilal,bizi tanıdın mi?"
-"Evet!"
Peki ne diyeceksin şimdi?
Ağlamaya başladı.Çocuk gibi ağlıyordu.İster istemez bizler de ona uyduk.
Sabah makamında hıçkırıklar boğazımızda düğümlenmişti.Bilal,ellerini kaldırdı ve dua etmeye başladı:
-"Ey Rabbim,ben niyazımı Sana sunmuştum.Halimi Sana açmıştım.Şimdi buradaki müdürlerime karşı mahcubum.
Ey Allah'ım,ben Sen'den başkasından istememeyi istedim,Sen'den,yine de öyleyim."
Sessizlik odayı doldurmuştu.
-"Ne olur bana izin verin çıkayım" dedi.
-"Peki bilal" dedik.
-"Güle güle,Allah işini,aşını,eşini mübarek kılsın"

TANRI İLE TANIŞMAK İSTEYEN ÇOCUK

Küçük bir çocuk Tanrı'yla tanışmak istedi.
Tanrı'nın bulunduğu yere gitmek için oldukça uzun bir seyahat yapması gerektiğini biliyordu.
Bu yüzden çantasına bir paket çikolata ile meyve suyu da koydu ve yola koyuldu.
Evinden beş blok öteye geldiğinde yol kenarındaki parkta bir sıraya oturmuş,güvercinleri seyreden yaşlı bir kadın gördü.
Kadının yanına oturdu ve çantasını açtı.
Tam meyve suyunu çıkarıp içmeyi düşünüyordu ki, yaşlı kadının aç göründüğünü fark etti.
Çikolatayı çıkarıp yaşlı kadına uzattı.
Kadın çocuğa gülümseyip çikolatayı aldı.
Gülümsemesi o kadar sıcak ve güzeldi ki, çocuk o gülümsemeyi tekrar görebilmek için meyve suyunu da çıkarıp kadına verdi.
Kadın tekrar gülümsedi ve tek kelime bile konuşmadıkları halde içi neşeyle doldu.
Karanlık çökmeye başlamıştı.
Çocuk çok yorgun olduğunu hissedip oturduğu yerden kalktı ve bir kaç adım attıktan sonra dönerek kadına koştu ve sımsıkı sarıldı ona.
Kadın kocaman bir gülümsemeyle bakıp içini ısıttı çocuğun.
Eve döndüğünde annesi çocuğun ışıldayan yüzüne bakıp,
-"Seni bu kadar mutlu edecek ne yaptın bakalım bugün?"diye sordu.
Çocuk :
-"Tanrı ile öğlen yemeği yedim," diye cevapladı ve annesinin bir şey söylemesine fırsat bırakmadan :
-"Biliyor musun anne,hayatımda gördüğüm en güzel gülümseyişe sahip" diye ekledi.

O sırada yaşlı kadın neşeli bir şekilde evine girdi.
Annesinin yüzündeki huzur dolu ifadeyi gören oğlu :
-"Çok mutlu görünüyorsun anne, ne oldu?"diye sordu.
Kadın :
-"Parkta Tanrı ile çikolata yedim."diye cevap verdi.
Oğlunun şaşkın bakışına aldırmadan :
"Düşündüğümden çok gençmiş" diye de ekledi.

SEVGİ,ZENGİNLİK VE BAŞARI

Bir kadın,evinden dışarı çıkar ve uzun beyaz sakallı üç yaslı adamın evinin önünde oturduklarını görür.
Onları tanımadığı halde :
-"Ben sizi tanımıyorum ama aç olmalısınız" der.
"Lütfen içeriye gelin ve bir şeyler yiyin."
"Evin erkeği içerde mi?" diye sorarlar adamlar.
"-Hayır" der kadın.O dışarıda.
-"Öyleyse içeri gelemeyiz" diye cevap verirler.
Akşam olup kadının kocası eve geldiğinde,kadın başından geçenleri kocasına anlatır.
-"Git onlara söyle ben evdeyim içeri gelebilirler" der.
Kadın dışarı çıkar ve onları içeri davet eder.
-"Hepimiz ayni anda içeri girmeyiz." der yaşlı adamlar.
Kadın öğrenmek ister.
-"Niye giremezsiniz?"
Yaşlı adamlardan bir tanesi açıklar :
"Onun adı zengin" der ve bir arkadaşını gösterir,ve bir diğerini işaret eder.
-"O başarı",ben ise sevgi" Sonra ekler :
-"Şimdi içeri gir ve kocanla konuş,hangimizi evinizde istersiniz?"
Kadın içeri girip söylenenleri kocasına anlatır.
Adam duyunca neşelenir.
-"Ne güzel!" der,madem öyle,zengini içeri çağıralım ve evimizi zenginlikle doldursun."
Karısı itiraz eder :
-"Canım, niçin başarı'yı çağırmıyoruz?"
Bu sırada konuştuklarını evin diğer köşesinde bulunan gelinleri duyar.Zıplayarak gelir ve kendi fikrini söyler :
-"Sevgi'yi çağırsak daha iyi olmaz mi?Evimiz sevgiyle dolar!"
-"Gelinimizin önerisini dikkate alalım" der adam karısına.
-"Dışarı çık ve sevgi'yi bizim misafirimiz olması için davet et."
Kadın dışarı çıkar ve 3 yaşlı adama sorar :
-"Hanginiz sevgi?Lütfen içeri gel ve misafirimiz ol".
Sevgi ayağa kalkar ve eve doğru yürümeye başlar.Diğer iki yaşlı adam da onu takip ederler.
Kadın şaşırmış bir şekilde zengin ve başarı'ya sorar :
-"Ben sadece sevgi'yi davet ettim,siz niye geliyorsunuz?"
Zengin ve başarı bir ağızdan cevap verirler :
-"Eğer zengin'i ya da başarı'yı davet etmiş olsaydın diğer ikisi dışarıda kalırdı,ama sen sevgi'yi davet ettin,
o nereye giderse biz de oraya gideriz.Nerede sevgi var ise,orada başarı ve zenginlik de vardır."

SİYAH DUVAR

Aynı kalp rahatsızlığıyla aynı kaderi paylaşan iki yaşlı adam aynı odayı da paylaşıyorlardı.
Tek fark biri cam kenarında diğeri ise duvar dibinde yatıyordu.
Cam kenarındaki yaşlı adam her gün camdan bakarak arkadaşına dışarısını anlatırdı;
-"Bugün deniz sakin, yine de hafif rüzgar var sanırım. Çünkü uzaktaki teknenin yelkenleri rüzgarla doluyor.
Park bu sabah sakin... iki salıncak dolu, iki salıncak boş.
 Dünkü sevgililer yine geldi, aynı yere oturup konuşmaya başladılar, el ele tutuştular, ne kadar da yakışıyorlar birbirlerine.
Erguvan ağaçları ne kadar güzel açmış, her yer mor bir renk almış,erik ağaçları da beyaz çiçekleriyle onlara eşlik ediyor.
Denizin üzerindeki martılar bugünkü yemeklerini arıyorlar,ne güzel de dalıyorlar suya"
Günler böyle geçip gidiyordu. Ta ki cam kenarındaki yaşlı adam kalp krizi geçirene kadar...
 İşte o anda duvar kenarındaki adam düğmeye bassa kurtaracaktı arkadaşını ama şeytana uydu,
bunca zamandır sadece dinleyebiliyordu,artık görebilirdi de...
 İşte bunun için düğmeye basmadı ve hemşireyi çağırmadı.
Aynı kaderi paylaştığı kişiyi ölüme gönderdi, ama o bunun haklı bir savunma olduğunu düşünüyordu.
Ertesi gün hastabakıcılar ölen yaşlı adamın yerine kendisini koymaya gelmişlerdi.
Hemen yatağının yerini değiştirdiler, işte o günlerdir bakmak istediği manzarayı nihayet görecekti.
Başını kaldırdı ve pencereden baktı.
Simsiyah bir duvar vardı karşısında.

ÇİÇEK VE SU
Günün birinde bir çiçekle su karşılaşır ve arkadaş olurlar.
İlk önceleri arkadaşlık olarak devam eder ilişkileri.
Tabii ki her zaman lazımdır arkadaşlık birbirini tanımak için.
Gel zaman git zaman, çiçek o kadar mutlu olur ki suyun yanında, içi içine sığmaz olur artık ve anlar ki suya aşık olmuştur.
İlk kez aşık olan çiçek etrafa kokular saçmaya başlar."Sırf senin hatırın için ey su" diye.
Öyle bir zaman gelir ki artık su da içinde çiçeğe karşı bir şeyler hissetmeye başlar.
Fark eder ki çiçeğe aşık oldum.Ama su da ilk defa aşık oluyordur.
Günler ve aylar birbirini kovalar ve çiçek :
-"Acaba su beni sevmiyor mu?" diye düşünmeye başlar.
Çünkü su pek ilgilenmemektedir çiçekle.Halbuki çiçek alışkın değildir böyle bir sevgiye.
Ve dayanamaz bir gün, çiçek suya :
-"Seni seviyorum." der.
Su:
-"Ben de seni seviyorum." diye cevaplar.
Aradan zaman geçer ve çiçek yine suya :
-"Seni seviyorum." der.
Su :
-"Ben de."der. Çiçek sabırlıdır.
Bekler, bekler, bekler... Artık öyle bir duruma gelir ki, çiçek koku saçamaz olur artık etrafa.
Ve son kez suya :
-"Seni seviyorum." der.
Su da :
-"Sana söyledim ya,ben de seni seviyorum."der.
Ve gün gelir çiçek yataklara düşer. Hastalanmıştır çiçek artık. Rengi solmuş, çehresi sararmıştır çiçeğin.
Yataklardadır artık çiçek, su da başında bekler öylece çiçeğin yardımcı olmak için.
Ama bellidir ki artık çiçek ölecektir ve son kez zorlukla başını döndürerek çiçek, suya der ki:
-"Seni ben gerçekten seviyorum."
Çok hüzünlenir su bu durum karşısında ve son çare olarak bir doktor çağırır.
Doktor gelir ve muayene eder çiçeği. Muayeneden sonra söyle der doktor:
-"Hastanın durumu ümitsiz, artık elimizden bir şey gelmez."
Su merak eder sevgilisinin ölümüne sebep olan hastalık nedir diye, ve sorar doktora :
-"Hastalığı nedir?" diye,
Doktor söyle bir bakar suya ve der ki :
-"Çiçeğin bir hastalığı yok dostum,bu çiçek sadece susuz kalmış, ölümü onun için." der.
Ve anlar ki su artık, sevgiliye sadece seni seviyorum yetmemektedir.

VERMEYİNCE MABUD, NEYLESİN SULTAN MAHMUT
Sultan Mahmut kılık kıyafetini değiştirip dolaşmaya başlamış.
Dolaşırken bir kahvehaneye girmiş oturmuş.Herkes bir şeyler istiyor.
Tıkandı baba, çay getir Tıkandı baba, oralet getir.
Bu durum Sultan Mahmut'un dikkatini çekmiş.
Hele baba anlat bakalım, nedir bu Tıkandı baba meselesi?
Uzun mesele evlat, demiş Tıkandı baba.
Anlat baba anlat merak ettim deyip çekmiş sandalyeyi.
Tıkandı baba da peki deyip başlamış anlatmaya;
Bir gece rüyamda birçok insan gördüm ve her birinin bir çeşmesi vardı ve hepsi de akıyordu.
Benimki de akıyordu ama az akıyordu.
"Benimki de onların ki kadar aksın" diye içimden geçirdim.
 Bir çomak aldım ve oluğu açmaya çalıştım.
Ben uğraşırken çomak kırıldı ve akan su damlamaya başladı.
Bu sefer içimden "Onların ki kadar akmasa da olur, yeter ki eskisi kadar aksın"
dedim ve uğraşırken oluk tamamen tıkandı ve hiç akmamaya başladı. Ben yine açmak için uğraşırken
Cebrail göründü ve Tıkandı baba, tıkandı.Uğraşma artık, dedi.
O gün bu gün adım "Tıkandı baba" ya çıktı ve hangi işe elimi attıysam olmadı.
Şimdide burada çaycılık yapıp geçinmeye çalışıyoruz.
Tıkandı baba'nın anlattıkları Sultan Mahmut'un dikkatini çekmiş.
Çayını içtikten sonra dışarı çıkmış ve adamlarına ;
Her gün bu adama bir tepsi baklava getireceksiniz. Her dilimin altında bir altın koyacaksınız ve bir ay
boyunca buna devam edeceksiniz.Sultan Mahmut'un adamları peki demişler ve ertesi akşam bir tepsi baklavayı getirmişler.
Tıkandı baba'ya baklavaları vermişler.Tıkandı baba baklavayı almış , bakmış baklava nefis.
"Uzun zamandır tatlı da yiyememiştik. Şöyle ağız tadıyla bir güzel yiyelim" diye içinden geçirmiş.
Baklava tepsisini almış evin yolunu tutmuş. Yolda giderken "Ben en iyisi bu baklavayı satayım evin ihtiyaçlarını
gidereyim" demiş ve işlek bir yol kenarına geçip başlamış bağırmaya Taze baklava, güzel baklava!
Bu esnada oradan geçen bir Yahudi baklavaları beğenmiş. Üç aşağı beş yukarı anlaşmışlar ve Tıkandı baba
baklavayı satıp elde ettiği para ile evin ihtiyaçlarının bir kısmını karşılamış.
Yahudi baklavayı alıp evine gitmiş. Bir dilim baklava almış yerken ağzına bir şey gelmiş.
Bir bakmış ki altın. Şaşırmış, diğer dilim diğer dilim derken bir bakmış her dilimin altında altın.
Ertesi akşam Yahudi acaba yine gelir mi diye aynı yere geçip başlamış beklemeye.
Sultanın adamları ertesi akşam yine bir tepsi baklavayı getirmişler.
Tıkandı baba yine baklavayı satıp evin diğer ihtiyaçlarını karşılamak için aynı yere gitmiş.
Yahudi hiçbir şey olmamış gibi Baba baklavan güzeldi. Biraz indirim yaparsan her akşam senden alırım, demiş.
Tıkandı baba da Peki, demiş ve anlaşmışlar. Tıkandı babaya her akşam baklavalar gelmiş ve Yahudi de her akşam Tıkandı
baba'dan baklavaları satın almış. Aradan bir ay geçince Sultan Mahmut ;
Bizim Tıkandı baba'ya bir bakalım, deyip Tıkandı baba'nın yanına gitmiş.
Bu sefer padişah kıyafetleri ile içeri girmiş.
Girmiş girmesine ama birde ne görsün bizim tıkandı baba eskisi gibi darmadağın.
Sultan;Tıkandı baba sana baklavalar gelmedi? mi, demiş
-Geldi sultanım.
-Peki ne yaptın sen o kadar baklavayı?
-Efendim satıp evin ihtiyaçlarını giderdim,sağ olasınız,duacınızım.
Sultan şöyle bir tebessüm etmiş.
-Anlaşıldı Tıkandı baba anlaşıldı, hadi benle gel,deyip almış ve Devletin hazine odasına götürmüş.
Baba şuradan küreği al ve hazinenin içine daldır küreğine ne kadar gelirse hepsi senindir, demiş.
Tıkandı baba o heyecanla küreği tersten hazinenin içine bir daldırıp çıkarmış ama bir tane altın küreğin ucunda düştü düşecek.
Sultan demiş;
-Baba senin buradan da nasibin yok. Sen bizim şu askerlerle beraber git onlar sana ne yapacağını anlatırlar demiş ve askerlerden birini çağırmış.
-Alın bu adamı Üsküdar'ın en güzel yerine götürün ve bir tane taş beğensin. O taşı ne kadar uzağa atarsa o mesafe arasını ona verin demiş.
Padişahın adamları "peki" deyip adamı alıp Üsküdar'a götürmüşler.
Baba hele şuradan bir taş beğen bakalım, demişler.
Baba,Niçin, demiş. Askerler -"Hele sen bir beğen bakalım" demişler.
Baba şu yamuk, bu küçük, derken kocaman bir kayayı beğenip almış eline
Ne olacak şimdi, demiş Baba sen bu taşı atacaksın ne kadar uzağa giderse o mesafe arasını padişahımız sana bağışladı.
demiş. adam taşı kaldırmış tam atacakken taş elinden kayıp başına düşmüş.
Adamcağız oracıkta ölmüş. Askerler bu durumu Padişaha haber vermişler.
İşte o zaman Sultan Mahmut o meşhur sözünü söylemiş;
"VERMEYİNCE MABUD, NEYLESİN SULTAN MAHMUT"

ATATÜRK VE HALİL AĞA
"Gel yardım et bana Nuri... Kaçalım köşkten..."
Onun bu içtenlikli isteğine karşı çıkmak, büyük haksızlık olacaktı.
"Tamam,sen planı hazırla, ben uygulamasını yaparım..."
Atatürk ve Nuri Conker, birinin hazırladığı,
ötekinin uyguladığı plan sonunda Florya Köşkü' nün tüm nöbetçilerini atlattılar ve köşkten kaçtılar.
Altlarında, Nuri Conker' in bir arkadaşının arabası vardı.
Eylül sonu akşamı sonbaharın tadını çıkararak, Çekmece' ye doğru gidiyorlardı.
Birden Atatürk' ün gözleri akşam güneşi altında çift süren bir köylüye takıldı.
Yaşlı bir adamdı bu.Sapanının sapına iyice yapışmış, toprakları yavaş yavaş deviriyordu.
Fakat çiftin bir yanında öküz, bir yanında merkep vardı.
Eşit güçlerle çekilmediği için sapan yalpa yapıyordu.
Atatürk şoföre durmasını söyledi.İndiler. Köylüye seslendi:
"Kolay gelsin Ağa!.."
Köylü bu sese başını çevirmeden karşılık verdi:
"Kolay gelsin"
"İşler nasıl Ağa? Bu yıl mahsulden yüzünüz güldü mü?"
Köylü isteksiz konuştu:
"Tanrı'nın gücüne gitmesin bey, bu yıl yufkaydı mahsul.
Kabahatin acığı bizde, acığı yukarda! Biz geç davrandık, yukarısı da rahmeti esirgedi."
"Bakıyorum, sapanın bir yanında öküz, bir yanında merkep koşulu.
Öküzün yok mu senin?"
"Var olmasına vardı ya, hıdrellezde vergi memurları sattılar."
"Hiç vergi memurları köylünün üretim aracını satar mı?"
Olmaz böyle şey! Muhtara şikayet etseydin..."
Köylü güldü:
"Muhtar başında deel miydi memurun, a bey?"
Atatürk dudaklarını dişleri arasında ezerek konuştu:
"Kaymakama gitseydin."
Köylü iyice güldü.
"Sen de benle gönül mü eyleyon beyim?" dedi.
Atatürk konuşmayı sürdürdü.
"E peki, İstanbul şuracıkta geleydin valiye anlataydın derdini... Onun işi bu değil mi?"
Köylü Atatürk' ün saflığına inanmış iyiden iyiye gülüyordu.
Konuşmanın tadını çıkardığı için keyiflenmişti de biraz.
Kestirip attı:
"Bırak şu sağarı Allasen, biz onun buralardan gelip geçtiğini çok gördük.
Yakasına yapışsak acep derdimizi duyurabilir miyiz?"
Atatürk sordu:
"Adın ne senin Ağa?"
"Halil... Köylük yerde sorsan, Halil Ağa derler..."
"Demek varlıklısın?.. Ağa dediklerine göre."
"Acık çiftimiz- çubuğumuz varken adımız ağa'ya çıkmış."
"Peki Halil Ağa, bu senin işin beni bayağı meraklandırdı.
Benim bildiğime göre, bir çiftçinin üretim aracı elinden alınmaz.Sen aldılar diyorsun.
Hadi kaymakam şöyle, vali böyle diyelim; e peki bir başvekil İsmet Paşa var bilir misin?"
"Bilmez olur muyum, beyim?"
"Tamam öyleyse, hemen her hafta İstanbul'a geliyor. Florya Köşkü' ne iniyor.
Köşk de şuracıkta. Bir gün kapıda bekleseydin de derdini dökseydin ona... Herhalde çaresini bulurdu."
"Sen benim konuşmamdan hoşlaştın, gönül eyliyorsun.
Ama bak şimci, tutalım gittim vardım, beni o kapıya koymazlar ya...
Tutalım ki kodular, koskoca İsmet Paşa' mızı göstertmezler ya.
Tut ki gösterdiler ya ona halimi nasıl yanacağım hele; o sağarın sağarı! Heç işitmez beni..."
Nuri Conker, lafa karışmak istedi, Atatürk bir hareketiyle onu durdurdu.
"E peki, bakalım bu dediğime ne bulacaksın!" dedi
"Atatürk koca yaz şuracıkta oturup duruyordu. Gitseydin, çıksaydın önüne,anlatsaydın halini.
 O da seni yüzüstü bırakacak değildi ya!.."
Köylü iyice keyiflenmiş, gülüyordu.
"Sen ne diyorsun bey?" dedi.
"Mustafa Kemal Paşa Atatürk'ümüzün yüzünü görmek için Peygamber gücü gerek...
Hem, tut ki gördük.Yiyip içmekten, işinden gücünden başını kaldırıp bizim öküzün arkasından mı seyirecek?"
Halil Ağa, sigarasının son nefesini ciğerlerine doldururken, Atatürk' ten yeni aldığı sigarayı da kulağının arkasına yerleştiriyor,
çiftinin başına gitmeye hazırlanıyordu. Konuşacak bir şey de kalmamıştı. Atatürk köylünün omuzuna elini koyarak,
"Senden hoşlandım Halil Ağa" dedi.
"Bir gün köyüne de gelir, bir ayranını içerim. Açık yürekli bir vatandaşsın.
Ama yine de sana söylüyorum, hakkını kimsede bırakma ara!.."
Döndüler, arabaya bindiler. Halil Ağa, onları uğurladı.
"Meraklanma beyim, evelallah heç kimse bizim hakkımıza el değdiremez. Fakat bu, Devlet Baba'ya borçtur.
Ödenmesi gerek... Otomobil hareket etti.Atatürk' ün canı sıkılmıştı.
"Bir uygun yerden dönelim, tadı kaçtı bu işin!.." dedi. Dönüş yolunda Atatürk konuşmuyor, sigara üstüne sigara yakıyordu.
Yüzünde ince bir keder vardı.
"Yahu çocuk, şu Halil Ağa'nın vergi borcundan öküzünü satmışız, merkeple çift sürüyor, hala da 'Devlet Baba' diyor.
Ne mübarek millet, bu millet!.."
Köşke döndüklerinde Atatürk yaverine emretti:
"Şimdi" dedi: "İstanbul' da ne kadar bakan, milletvekili varsa hepsini telefonla bulacaksın!..
Bu akşam kendilerini yemeğe bekliyorum. Ayrıca Vali Muhittin Üstündağ ile İsmet Paşa'yı bul, onlara da haber ver.
" Yaver odadan çıktı. Atatürk, Nuri Conker' e döndü:
"Şimdi sen de arabayla çıkıp o Halil Ağa'ya gideceksin. Ona benim kim olduğumu söyleme.
Tüccar, zengin bir adam filan dersin. 'Seni sevdi, sana öküz alıverecek' diye bir şeyler söyle, kandır.Kuşkulandırmadan al getir buraya."

O akşam Atatürk' ün sofrasında Başbakan İsmet İnönü, bakanlar,milletvekilleri ve İstanbul Valisi Muhittin Üstündağ' dan oluşan yirmi beş
konuk vardı. Atatürk, "Bu akşam soframıza efendimiz gelecek" dedi.
"Kendisine nasıl davranacağınızı çok merak ediyorum."
Bir süre sonra içeri başyaver girdi ve Atatürk' ün kulağına bir şeyler söyledi.
Atatürk "Buyursun!" dedi.
Başyaver kapıyı açıp da Halil Ağa, gündüz konuştuğu beyin sofranın başında oturduğunu, yanı başında da İsmet Paşa' nın yer aldığını görünce,
şaşkınlıktan dona kaldı. Dizlerinin bağı çözülmüştü. Atatürk onu görünce ayağa kalktı. Arkasından tüm konukları da ayağa kalktılar.
 Atatürk son konuğunu,"Hoş geldin Halil Ağa" diye karşıladıktan sonra kendisini sofradaki konuklarına tanıttı:
"İşte beklediğimiz, Efendimiz" dedi.
Nuri Conker, Halil Ağa' yı Atatürk' ün sağ başına oturttu, kendisi de yanındaki sandalyeye geçti.
Atatürk, sofradakilere, o gün köşkten Conker' le birlikte nasıl kaçtığını, Halil Ağa' yı, bir yanında öküz, bir yanında
merkeple çift sürerken nasıl gördüğünü, sigara yakmak bahanesiyle nasıl kendisi ile konuştuğunu ayrıntılı bir
şekilde anlattıktan sonra şöyle dedi:
"Şimdi gerisini Halil Ağa ile birlikte yanınızda tekrarlayacağız. Ben sorduklarımı baştan soracağım Halil Ağa da orada
bana söylediklerini olduğu gibi tekrarlayacak."
Halil Ağa' ya döndü:
"Bak beri, Halil Ağa" dedi. "Sen bu akşam benim baş misafirimsin. Senin açık sözlülüğünü pek çok beğendiğimi bugün söyledim.
Konuşmamızdan sonra sana hiçbir zarar gelmeyecek.Öküzünü de alacağım.
 Ama şimdi ben tarlada sorduklarımı baştan soracağım,sen de orada söylediklerini aynen tekrarlayacaksın. İşte soruyorum:
'Bakıyorum sapanın bir yanında öküz, bir yanında merkep koşulu.Öküzün yok mu senin?
" Halil Ağa dudakları titreyerek Atatürk' ün ayağına kapanacak oldu.
Atatürk önledi:
"Yoo,bak böyle şey istemem. Soruyorum cevap ver."
Soru-cevap valiye kadar aynen tekrarlandı.
Sofradakiler, soluk almadan konuşmayı izliyorlardı. Ürkütücü sorulara gelmişti sıra.
Atatürk sordu:
"Peki İstanbul şuracıkta, gideydin valiye, anlataydın derdini, onun işi bu değil mi?"
Vali Muhittin Üstündağ, Hali Ağa'nın ancak iki metre ötesinden kendisine bakıyordu.
Nasıl desin? Ter basmıştı iyice, işi savuşturmanın yoluna kaçtı:
"Vali paşamızı biz görüp dururuz buralarda. Eteğine düşsek derdimizi duyurabilir miyiz ki..."
"Olmadı bu, Halil Ağa... Bana dediğin gibi, dosdoğru..."
"Böyle demedik mi beyim?.."
"Ya, ben mi yanlış anladım?..
Dur soralım bakalım Nuri' ye. Nuri,böyle mi dedi bize Halil Ağa?"
Nuri Conker karşılık verdi. "Hayır Paşam!.."
"Gördün mü?.. Demek aklında yanlış kalmış.Hani bir şey dediydin sen, vali neden duymazmış?
Aynen bana söylediğin gibi söyle." Halil Ağa kekeleyerek konuştu:
"Köylük yerinde bizim dilimiz sağar demeye alışmıştır, paşam" dedi."Kusura kalma gayri..."
Atatürk gülmeye başladı:"Diplomatsın ki, yaman diplomatsın, Halil Ağa... Ama şimdi diplomatlık sırası değil, doğruyu konuşacağız.
Söyle bana, orada dediğin gibi..."
Halil Ağa gözünü yumup, başını yere eğdi:
"Şaşırmışım, ağzımdan yanlışlıkla 'Bırak bu sağarı' diye bir laf kaçırmışım."Sofrada gülüşmeler başlamıştı.
"Hadi buna da oldu diyelim.Geçelim gerisine:"E, peki bir Başvekil İsmet Paşa var, bilir misin?"
Halil Ağa İsmet Paşa'nın yüzüne baktı ve gözlerini yere indirdi:"Şanlı İsmet Paşamız bilinmez olur mu hiç?O bugüne bugün..."
Atatürk Halil Ağa'yı durdurdu."Bırak şimdi övgüleri" dedi. "Ben lafın gerisini getireyim:
Tamam öyleyse,hemen her hafta İstanbul' a geliyor, Florya Köşkü' ne iniyor, köşk de şuracıkta.
Bir gün kapıda bekleseydin de derdini dökseydin ona. Herhalde bir çaresini bulurdu."
Halil Ağa yine kaçamak yanıt verdi:"Kapıya koymazlar ya bizi, koysalar da şanlı paşamıza öküzümüzü mü yanacağız!.."
Atatürk' ün sesi iyice sertleşti:"Beni uğraştırma, Halil Ağa" dedi. "Erkek adam sözünü yalamaz.Ne dediysen,tıpkısını tekrarlayacaksın!.."
Halil Ağa ürktü, toparlandı. Başını yine yere gömüp konuştu:"Şanlı Paşamıza da sağar dedikti ya..."
"Yalnız sağar değil, 'sağarın sağarı' değil miydi?"
Halil Ağa yere eğik başını acıyla salladı:"Öyle dedikti paşam, doğrusun!.." diyebildi.
Atatürk, İsmet Paşa konusunda daha fazla ısrar etmedi, sözü kendine getirdi.
"Son soruyu sorayım şimdi" dedi."Bunun da karşılığını ver, öküzünü al git."
"Koca yaz şuracıkta Atatürk oturmuyor mu?Gitseydin, çıksaydın önüne,anlatsaydın halini.O da seni yüzüstü bırakacak değildi ya?"
"Hiç bırakır mı Aslan Paşam benim!.. Erip erişir de tarlama dek gelir,halimi dinler."
"Bırak bunları Halil Ağa, dediğini tekrarla." Halil Ağa birden diklendi.
Her şeyi göze almış insanların yiğitliği içinde doğruldu.Atatürk' ün gözlerinin içlerine bakarak konuştu.
"İşte bunu demem Paşam" dedi."Ağzıma ataş doldur, işte bunu demem!"
Atatürk gülmeye başladı:
"Zorlatacak bizi bu Halil Ağa, laf anlamıyor." dedi."Mustafa Kemal Paşa Atatürk'ümüzün yüzünü görmek için,peygamber gücü gerek demiştin,
yanılmıyorsam.'Görsem de, işinden gücünden, yiyip içmekten başını kaldıracak da bizim öküzün arkasından mı seğirtecek' demiştin.
"Halil Ağa'nın gözlerinden yaşlar inmeye başladı.Taş kesilmiş, duruyordu. Atatürk konuşmasını içtenlikle sürdürdü:
"Atatürk de işi içkiye vurmuş, sarhoşun biri' demeye getirdin ya fazla üstelemeyeyim" dedi.
"Şimdi bak beni dinle, Halil Ağa... Seni şu kadar üzmemin sebebi, şunu anlatmak içindi:
 Şu gördüğün altı bay hükümet... Yani, biri Başbakan,ötekiler de Bakan!
Memlekete göz kulak olacak, işleri evirip çevirecekler diye bu makama getirilmişler.
 Bir kanun gerekti mi, bu baylar hemen sıvanırlar, İsviçre' den mi olur, İtalya' dan mı olur, Fransa' dan mı,velhasıl neredense, bir kanun buluştururlar,
Türkçe' ye çevirtirler, sonra basıp imzayı gönderirler Büyük Millet Meclisi' ne...
Bu Millet Meclisi dediğim, şu alt baştan senin yanına kadar olan beyler.
Kanun bunlara gelir.Bunlar da 'hükümet elbette incelemiş, gerekeni düşünmüştür, benim ayrıca zorlanmama gerek yok'
derler ve kaldırırlar parmaklarını, olur sana bir kanun!..
Ama sonra bir vergi memuru gelir, vergi borcundan Halil Ağa' nın öküzünü çeker, satar...
 Halil Ağa da tarlasını bir yanda merkep, bir yanda öküz, ırgalana ırgalana sürmeye çalışır.
Ama üretim düşermiş, ekim zorlaşırmış, kimin umurunda...Sonra ben bunları görürüm, içim kan ağlar,işitirim, tasalanırım!
E, hakça söyle bakalım şimdi Halil Ağa... Sen benim yerimde olsan, efkar dağıtmak için, bunları bu beylerle konuşmak için içmez misin?
Ama sonra da Halil Ağa tutar, sana 'sarhoş' der..."
Halil Ağa' nın dili çözülmüştü:"Öyle diyen yok haşa!.. Dinden çıkmak gibidir.Buldun mu bunu, hacısı da içer, hocası da içer."
Atatürk sordu:"Peki sen de içer misin?"
"Hiç bulunur da içilmez olur mu, Paşam?İçeriz ki, tıpkı şerbet gibi!"
Atatürk hizmet edenlere işaret etti, kadehleri doldurttu. Kendi kadehini Halil Ağa' ya uzattı:
"Hadi bakalım Halil Ağa" dedi. "Sağlığına içelim."
Halil Ağa, "Koca Allah, benim ömrümden de sana pay düşürsün Paşam, sağlık düşürsün" dedikten sonra Halil Ağa,
edeple başını kenara çevirdi, eline verilen kadehi bir yudumda boşaltıverdi.Yüzü kızarmış, gözleri parlıyordu.
Ellerini dizlerinin üzerine koyarak Atatürk'e döndü:
"Yunan'ı denize döktün Paşam, bayrağımızı başucumuza diktin.Benim gibi bir köylü parçasını sofrana alıp içirdin,
sana duaya bilem dilim dönmez ki...Nideyim ben şimdi? Bırak ki oh paşam, ayağını öpem..."
Halil Ağa Atatürk' ün ayağını öpmek için davranınca, Atatürk onu sıkıca tuttu ve bu hareketi yapmasını önledi.
Halil Ağa bu kez, Atatürk' ün ellerine sarıldı, ellerini öpmeye başladı:"Bayrağımız gibi sen de başımızdan eksik olma inşallah!
Sana her kim düşman ise, onun yeri senin ayağının altı olsun!.. Gayri bana izin, koca Paşam!.."
"Yemek yemedin!.."
"Yemek kolay... Meraklanır çocuklar, ben köyüme döneyim."
Atatürk Nuri Conker' e işaret etti.
Conker kalkıp Halil Ağa'nın yanına geldi, kalktı Halil Ağa, önce Atatürk'ü, sonra sofradakileri selamlayıp kapıya doğru edeple geri geri çekildi.
Kapı kapandığı zaman Atatürk sofradaki öteki konuklarına döndü:
"Efendimizin halini gördünüz mü beyler?" dedi. "Devlet size böyle davransa,siz ne yaparsınız?
Mübarek millet bu, adam millet bu... Şimdi bu adam milletin karşısında 'adam olmak,' bize düşüyor!.."
Sofrada kesin bir sessizlik vardı. Kimse gözlerini Atatürk'ten ayıramıyordu :
"Halil Ağa'nın öküzünü satıp, üretimini aksatan kanunu ya biz yaptık ya da bizim yaptığımız kanun
yanlış yorumlanarak Halil Ağa'nın öküzünü satıyor.İkisi de bence birbirinden farksız...
Böyle bir kanun yaptıksa, memleket çıkarlarına aykırıdır.Nasıl yaparız, nasıl yapmışız bunu? Eğer yaptığımız
kanun doğru da, yorumlaması yanlış oluyorsa, o zaman sormak lazım. Hükümet nasıl bir yönetim içindedir?
Sonra unutmayın ki, olay İstanbul'da geçiyor.Bunun Van' ı var, Bitlis' i var, kıyı bucak ilçesi var; acaba oralarda neler oluyor?
Bu çark iyi dönmüyor beyefendiler!.."

Derleyen: Hanri Benazus - Bütün Dünya
Kaynak: İsmet Bozdağ' ın "Atatürk' ün Sofrası" kitabı.
Hasan Rıza Soyak, Behçet Kemal Çağlar ve Kasım Gülek'in anıları

GELECEĞİNİ BİLİYORDUM
Savaşın en kanlı günlerinden biri.
Asker, en iyi arkadaşının az ileride kanlar içinde yere düştüğünü gördü.
İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar.
Asker teğmene koştu ve:
-"Teğmenim, fırlayıp arkadaşımı alıp gelebilir miyim?"
Delirdin mi? der gibi baktı teğmen...
-"Gitmeye değer mi? Arkadaşın delik deşik olmuş... Büyük olasılıkla ölmüştür bile.
Kendi hayatını da tehlikeye atma sakın".
Asker ısrar etti ve teğmen "Peki" dedi.. "Git o zaman..."
İnanılması güç bir mucize.. Asker o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı.
Onu sırtına aldı ve koşa koşa döndü. Birlikte siperin içine yuvarlandılar.
Teğmen, kanlar içindeki askeri muayene etti. Sonra onu sipere taşıyan arkadaşına döndü:
-Sana değmez, hayatını tehlikeye atmana değmez, demiştim. Bu zaten ölmüş...
-"Değdi teğmenim" dedi asker.
-"Nasıl değdi?" dedi teğmen. "Bu adam ölmüş görmüyor musun?"
-Gene de değdi komutanım.Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı..
Onun son sözlerini duymak, dünyaya bedeldi benim için..
Ve arkadaşının son sözlerini hıçkırarak tekrarladı:
-"Geleceğini biliyordum!" demişti arkadaşı..."Geleceğini biliyordum!"

KULAKSIZ ÇOCUK
"Bebeğimi görebilir miyim" dedi yeni anne.
Kucağına yumuşak bir bohça verildi ve mutlu anne, bebeğinin minik yüzünü görmek için kundağı açtı ve
şaşkınlıktan adeta nutku tutuldu! Anne ve bebeğini seyreden doktor hızla arkasını döndü ve camdan
bakmaya başladı. Bebeğin kulakları yoktu...
Muayenelerde, bebeğin duyma yetisinin etkilenmediği, sadece görünüşü bozan bir kulak yoksunluğu olduğu anlaşıldı.
Aradan yıllar geçti, çocuk büyüdü ve okula başladı.
Bir gün okul dönüşü eve koşarak geldi ve kendisini annesinin kollarına attı.
Hıçkırıyordu. Bu onun yaşadığı ilk büyük hayal kırıklığıydı; ağlayarak:
"Büyük bir çocuk bana ucube dedi."
Küçük çocuk bu kadersizliğiyle büyüdü. Arkadaşları tarafından seviliyordu ve oldukça da başarılı bir öğrenciydi.
Sınıf başkanı bile olabilirdi eğer insanların arasına karışmış olsaydı.
Annesi, her zaman ona "Genç insanların arasına karışmalısın" diyordu,
ancak aynı zamanda yüreğinde derin bir acıma ve şefkat hissediyordu.
Delikanlının babası, aile doktoru ile oğlunun sorunu ile ilgili görüştü;
"Hiçbir şey yapılamaz mı?" diye sordu.
Doktor; "Eğer bir çift kulak bulunabilirse, organ nakli yapılabilir" dedi.
Böylece genç bir adam için kulaklarını feda edecek birisi aranmaya başlandı.
iki yıl geçti bir gün babası:
"Hastaneye gidiyorsun oğlum, annen ve ben, sana kulaklarını verecek birini bulduk ancak unutma bu bir sır" dedi.
Operasyon çok başarılı geçti ve adeta yeni bir insan yaratıldı.
Yeni görünümüyle psikolojisi de düzelen genç, okulda ve sosyal hayatında büyük başarılar elde etti.
Daha sonra evlendi ve diplomat oldu.
Yıllar geçti, bu gün babasına gidip sordu:
"Bilmek zorundayım, bana bu kadar iyilik yapan kişi kim? Ben o insan için hiçbir şey yapamadım."
Bir şey yapabileceğini sanmıyorum" dedi babası, "fakat anlaşma kesin, şu anda öğrenemezsin, henüz değil."
Bu derin sır yıllar boyunca gizlendi. Ancak bir gün açığa çıkma zamanı geldi.
Hayatının en karanlık günlerinden birinde, annesinin cenazesi başında babasıyla birlikte bekliyordu.
Babası yavaşça annesinin başına elini uzattı; kızıl kahverengi saçlarını eliyle geriye doğru itti.
Annesinin kulakları yoktu.
"Annen hiçbir zaman saçını kestirmek zorunda kalmadığı için çok mutlu oldu" diye fısıldadı babası.
"ve hiç kimse, annenin daha az güzel olduğunu düşünmedi değil mi?"

Gerçek güzellik fiziksel görünüşe bağlı değildir, ancak kalptedir!
Gerçek mutluluk, gördüğün şeyde değil, asıl görünmeyen yerdedir.
Gerçek sevgi, yapıldığı bilinen şeyde değil, yapıldığı halde bilinmeyen şeydedir!

BEN ONUN KİM OLDUĞUNU BİLİYORUM
Yaşlı bir bey, sabah erkenden evinden çıkmış, yolda ilerlerken, bir bisikletlinin çarpmasıyla yere yuvarlanmış ve hafif yaralanmış.
Sokaktan geçenler yaşlı beyi hemen en yakın sağlık birimine ulaştırmışlar.
Hemşireler, önce pansuman yapmışlar ve biraz beklemesini ve röntgen çekerek
her hangi bir kırık veya çatlak olup olmadığını inceleyeceklerini söylemişler.
Yaşlı bey huzursuzlanmış; "acelesi olduğunu, röntgen istemediğini" söylemiş.
Hemşireler merakla acelesinin nedenini sormuşlar.
"Eşim huzur evinde kalıyor. Her sabah birlikte kahvaltı etmeye giderim, gecikmek istemiyorum" demiş.
"Eşinize haber iletir gecikeceğinizi söyleriz" deyince yaşlı adam üzgün bir ifade ile:
 "Ne yazık ki karım Alzheimer hastası hiç bir şey anlamıyor, hatta benim kim olduğumu dahi bilmiyor" demiş.
Hemşireler hayretle:
"Madem sizin kim olduğunuzu bilmiyor neden her gün onunla kahvaltı yapmak için koşuşturuyorsunuz?" diye sormuşlar.
Adam buruk bir sesle :
"Ama ben onun kim olduğunu biliyorum" demiş.

LEYLA'NIN AŞKINDAN BEN SENİ GÖRMEDİM
Mecnun çölde Leyla'sının hasretiyle avare avare gezerken namaz kılan bir bedevinin önünden geçer.
Bedevi kıldığı namazı yarım bırakarak ayağa kalkar ve Mecnun ile aralarında şöyle bir konuşma geçer.
Bedevi: Allah kahretsin seni. Dininin sana öğrettiklerini unuttun mu?
Namaz kılan bir insanın önünden geçmenin günah olduğunu bilmiyor musun?
Mecnun: Bağışlayın beni. Etrafımı göremez oldum. Görevlerimi yapamaz oldum. Aklımda sadece ve sadece aşkım var.
Bedevi: Dünyadaki aşkını unut. Allah’ı düşün.Yoksa Cehennemde cayır cayır yanarsın.
Mecnun: Tapmanın aslını aşk oluşturur. Ancak aşk doruğa ulaştığında tapmaya dönüşür.
Oysa sizin yaptığınız şey sadece “şekilde” kalıyor.
Bedevi: Ne dedin..! Ben namaz kılmasını bilmiyor muyum yani..!
Mecnun: Kızmayın lütfen..! Ben Leyla’nın aşkından senin namaz kıldığının farkına bile varamadım.
Ama sen Allah'a dua ettiğini iddia ediyorsan önünden geçtiğimi nasıl fark ettin.
Gerçek inanç güç bir şeydir. İnsan dua ederken dünya işlerinden arınmalıdır.
Benim aşkım senin ibadetinden daha yüce! der ve çölde yürümeye devam eder.
Bedevi Mecnun’un ardından seslenir:
"Bir dakika dostum, sen çok haklısın. Allah senden razı olsun." der ve Mecnun’un elini saygı ile öper ve son sözü söyler.
“Bana gerçek ibadetin nasıl olacağını öğrettin”.